Bu haber kez okundu.

Darbesiz Türkiye ve Gelecek Tasavvuru
Ne yazık ki darbeler döneminin kapanmadığı, bir kısım subayların geçmişteki darbelerden gereken dersi çıkarmadığı ve hâsılı ordu içinde darbeci rûhun/ateşin sönmediği, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bir kez daha ortaya çıktı. Anladık ki cuntacılar hâlâ görevde, ‘durumdan vazîfe çıkarmaya’ âmâde; gelişen şartlara ve yeni durumlara göre jenerik senaryolarını ve planlarını güncelleyip aktif hâle getiriyorlar.
Bu yazıda, 1908 Darbesi’nden bu yana ülkemizin hangi bâdireleri atlattığını ve darbesiz yeni Türkiye’yi tesis etmek için neler yapmamız, hangi yol haritasını izlememiz gerektiğini değerlendirmeye çalışacağız.
DARBECİ ZİHNİYETLER, DARBELİ DEMOKRASİMİZ
İttihatçıların Sultan Abdülhamid ve yönetimine karşı gerçekleştirdiği 1908 Darbesi’nin (ayrıntı için “Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası” eserimize bakılabilir) günümüze bıraktığı meş’um miras şu oldu:
Halka güvenmeyen, düşman kesilen seçkinci aydınlar, asker-sivil bürokrasi zümresi; dîne, târihe, Osmanlı’ya, millî-mânevî değerlere yabancılaşıp düşmanlaşan, batıcı ve sözde çağdaş aydın ve idâreci tabaka; ordunun siyâsetle iştigâl etme itiyâdı; siyâsete müdahale etmeyi hak belleyen, meslek edinen askerler; komitacılık/darbecilik geleneğinin askeriye içerisinde iyice kök salması; fâili meçhul siyâsî-askerî cinâyetler, suikastlar, komplolar; 31 Mart benzeri irticâ süsü verilmiş tertip hâdiseler/oyunlar; derin devlet anlayışının ve bunu temsil eden tâifenin devlet âzâlarını sarmaya başlaması; devleti tehdit eden düşman mefhumunun değişmesi, ‘iç düşman’ mefhumunun hayat bulması…
1908 Darbesi sâdece siyâsî değil, ictimâî ve iktisâdî yapıda da köklü değişiklikler meydana getirdi. Aykut Kansu, 1908 Devrimi’nin Türkiye târihinde 1923 Devrimi’nden daha önemli, “gerçek” dönüm noktası olduğunu ileri sürer.
Meşrûtiyetin ikinci kez ilânıyla ülkede katılımcı, çoğulcu bir demokratik hayâtın başlayacağı umudu doğdu. Ancak kısa müddet sonra bu umutlar tamâmen söndü. Çünkü İttihatçılar, 1913 Bâbıâli Baskını’ndan sonra çok partili hayâta son verdiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidâra gelmesiyle tek partili siyâsî hayâtın temellerini attılar.
“Hürriyet, meşrûtiyet!” çığlıklarıyla devleti ele geçirmelerine rağmen, müstebit diye ithâm ettikleri Sultan Abdülhamid dönemine rahmet okutup, ülkede tam bir “meşrûtî diktatorya” tesis etmekten geri kalmadılar. İktidâra gelir gelmez hürriyeti de, meşrûtiyeti de yalnız kendileri için istediklerini ortaya koydular.
İttihatçılar siyâsî iktidarlarını kaybetmemek için, meşrûtî/demokratik ilkelerle bağdaşmayan, seçimlerde devlet gücünün kullanılması geleneğinin tohumlarını ektiler. Mecliste çoğunluğu sağlamanın siyâsî iktidârı elde tutmak için yeterli olmadığı, âdetâ bu dönemde tescillendi. Bu anlamda kötürüm bir demokrasi kültürünün, sicili bozuk bir siyâsî hayâtın ve askerî vesâyetten kurtulamayıp tam anlamıyla muktedir olamayan zayıf ya da kukla iktidarların önü açıldı.
BİTMEYEN PARANOYA
1908 Darbesi’nin devâmı niteliğinde, 13 Nisan 1909’da 31 Mart Vakası adıyla târihe geçen sözüm ona irticâî bir isyan patlak verdi. Bu vakayla Osmanlı târihinde ilk defa bir pâdişah, II. Abdülhamid Han, irticâ bahane edilerek tahttan indirildi. İrticâ, İttihatçılar aracılığıyla ilk kez yönetimi ele geçirmek, devleti kendi siyâsî-ideolojik görüşleri ekseninde şekillendirmek için bir darbe aracı olarak kullanıldı. Bu geleneği yakın siyâsî târihimizde başlatanlar, irticaı kullanışlı bir manivela hâline getirenler maalesef İttihatçılar oldu.
Cumhuriyetin ilk döneminde zuhûr eden Menemen-Kubilay Olayı ile son dönemde 90’lı yıllarda tertip edilen Sivas-Madımak Olayı’nı andıran birçok hâdise, esin kaynağı, mâhiyet ve sonuçları itibâriyle 31 Mart ile benzerlik taşır. İrtica kılıfı ve gerekçesinden, yeni Türk Devleti ve cumhuriyet yönetimleri çokça istifâde etti.
Türkiye, rejimi ve inkılâpları tehdit ettiği öne sürülen irticâ ve irticâî hareketler/gruplar bahane edilerek, 27 Mayıs 1960’dan başlayıp 28 Şubat 1997’ye, oradan da günümüze uzanan açık-gizli, modern-modern ötesi bir dizi darbeye, darbe girişimlerine sahne oldu.
Bu süreçte, dînî, an’anevî ve târihî değerlere ve mîrâsa bağlı muhafazakâr kesimleri ehlîleştirmenin, devlete ve rejime mûtî kılmanın, geçmişle ve onun taşıdığı kıymet hükümleriyle irtibatlarını kesmenin en dize getirici unsuru olarak yine aynı kavram ve iddialar kullanıldı.
Dindar kesimin öncülük ettiği her hareket, faaliyet ve hizmet hep irticâ kavramıyla özdeşleştirildi. Türkiye’yi geriye götürme amaç ve özlemi taşıyan irticâî hareketler olarak nitelendirildi. Devleti tehdit eden iç düşmanlar kategorisine sokuldu. İrticâ silahı Cumhuriyet târihi boyunca mezkûr kesimler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi tutuldu, dâimî bir baskı, şiddet, sindirme ve terbiye âleti olarak kullanıldı.
ÇAĞDAŞ İTTİHATÇILAR
İktidâra komitacı/darbeci kanaldan gelen İttihatçılar, tâbir yerindeyse rüzgâr ekip fırtına biçtiler. Kendileriyle birlikte koskoca cihan devletinin de fecî sonunu hazırladılar. Devleti kurtarma adına giriştikleri mâcerâlarla milletin geleceğini kararttılar.
Onların zamanında küçüldükçe küçüldük, içimize kapandık. Misyonumuzu, itibârımızı, inancımızı, kültürümüzü ve kimliğimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Bu noktada, devrin şâhitlerinden Yakub Kenan Necefzâde’nin, isâbetini bugün de sürdüren orijinal tahlilleri çok düşündürücüdür: “Son yarım asırda bu yurdun ve bu milletin başına gelen musîbetler, gördüğü mihnetler hep İttihat Terakki’nin seyyielerinin netîcesidir. Felâketlerin, huzursuzluğun ve çekilenlerin mebdei, menşei ve esâsı İttihat ve Terakki rûhudur.”
Şimdi Jön Türklerin/İttihatçıların izinden Ulusalcılar, Beyaz Türkler, Ergenekoncular gidiyorlar. Sâhibi olduklarını zannettikleri ülkeyi ve devleti kurtarmak, efendisi oldukları milleti irşâd etmek adına toplum mühendisliğine soyunuyorlar. Post-modern darbe girişimleri ve yapılanmaları ile ülkenin geleceğini tanzim etmeye, demokrasiye balans ayarları yapmaya kalkışıyorlar. Ülkeyi ve toplumu mâcerâdan mâcerâya, yeni yeni uçurumlara ve felâketlere sürüklemek istiyorlar.
Bu bakımdan, İttihatçı rûhun ve kafa yapısının asrî mefhumlarla desteklenmek ve mutasyona uğramak sûretiyle bugün de varlığını sürdürdüğünü; “çağdaş ittihatçılık” kisvesinde hâlen hükümferma olduğunu söyleyebiliriz.
BU ÇAĞDA DARBE OLUR MU?
Nasreddin Hoca misâli ‘ya tutarsa’ veya ‘bir b planı olarak yedeğimizde dursun’ mantığıyla, devamlı sûrette darbe üretmelerine rağmen her defasında hüsrâna ve başarısızlığa mahkûm olan cuntacı şebekelerin, 12 Eylül Darbesi’nden bugüne planlarını ve amaçlarını tam anlamıyla gerçekleştirememenin ve onca çabanın boşa gitmesinin verdiği bir tıkanmışlık, tükenmişlik ve bunun hâsıl ettiği hınç ve tepki içerisinde bulundukları âşikârdır. 28 Şubat Post-Modern Darbesi ve 2007’deki siyâsete müdahale eden 27 Nisan E-Muhtırası’ndan bu yana Türkiye’nin bir dizi darbe tehlikesi atlattığı ve darbeye azmetmiş bâzı cuntacı çevrelerin bu konuda bitmez tükenmez bir hırs ve hummâlı bir gayret içerisinde oldukları net biçimde anlaşılmıştır.
Ülkemiz, milletimiz ve demokratik hayâtımız neredeyse onlarca yıldır sürgit bir biçimde darbelenmek istenmiştir. Ancak Allah’ın tevfik ve inâyeti, milletimizin güçlü irâdesi, sağduyusu ve duâsı sâyesinde ülkemize, demokrasiye ve istikbâlimize kurulan büyük tuzakların, oynanan kirli oyunların ve karanlık tezgâhların hepsi de bozulmuştur. Galiba herkesi en fazla hayret ve dehşete sevk edip kafaları karıştıran, fakat bir türlü tatminkâr cevaplar bulunamayan ifritten sualler şunlar olsa gerek:
Post-modernitenin zirve yaptığı, tam demokrasiye geçmek ve onun kazanımlarından/nimetlerinden faydalanmak için insanlığın kıyasıya yarıştığı günümüz dünyâsında, 21. yüzyılda hâlâ ‘darbe’ kelimesinden ve teşebbüsünden nasıl söz edilebilir?
Modern ve gelişmiş ülkelerin neredeyse 50-100 yıl geride bıraktıkları darbe girişimleri ve kaygıları ile daha ne zamana kadar yatıp kalkacağız?
Çocuklarımıza ve torunlarımıza lâyık gördüğümüz miras, çağdaşlaşamamış Türkiye(!) ve modern askerî demokrasi(!) mi olacak?
Türkiye, kurulduğundan beridir devâm edegelen siyâsî-toplumsal sancılardan, rejim bunalımlarından, ara rejim sendromlarından, askerî darbelerden/vesâyetlerden ne vakit kurtulacak? Ve şu soruyu, bu milletin bir ferdi ve evlâdı olarak tekrar yüksek sesle sormak durumundayım: Türkiye’nin yükselme dönemi ne zaman?
Darbe heveslisi fosilleşmiş insanlar ve odaklar bu yüzyılda hâlâ nasıl yaşayabiliyor? Yıllardır dillerine ve söylemlerine doladıkları ‘muasır medeniyet’ ya da ‘çağdaş yaşam’ edebiyatından hiç mi nasiplenmemişler?
Milletini büyük bir tehlike/tehdit olarak gören ve balans ayarlarıyla hizâya sokmak için kanlı komplolar, sözde harp oyunları tezgâhlayacak kadar ordumuz içerisinde cuntacı şebekeler ve subaylar nasıl barınabilir? Sıkıyönetim ilan edip yönetime el koyacak; memleketi bir açık hava hapishânesine ve korku ülkesine çevirecek; ülkede kaos/iç savaş çıkaracak kadar gözleri nasıl kararabilir?
Ülkemizin; demokrasi, hukuk, insan hakları, milli irâde gibi alanlarda kırık not alması ve “muasır medeniyet” dersinde sınıfta kalması galiba bunlar için çok da önemli değil. Ayrıca Türkiye’nin, modern dünyânın dışına itilip yalnızlığa mahkûm edilmesi, milletlerarası itibârının ve onurunun yerle bir olup, üçüncü dünya ülkelerinin, Afrika içlerindeki iptidâî memleketlerin gerisine düşmesi dahi bunların pek umurunda değil herhalde.
DARBECİ ŞİZOFRENİ: TÜRKİYE’Yİ KURTARMAK!
Darbecilerin en büyük açmazlarından biri de şudur: Ülkeyi kurtaracağım derken en büyük hıyâneti yapmak! Yâni, Türkiye ve Türk milleti dünyâda rezil olmuş, siyâsî istikrar ve düzen bozulmuş, ekonomi 10-20 yıl geriye gitmiş, ülkenin büyüme ve kalkınma hızı dibe vurmuş, millet aç ve sefil duruma düşmüş önemli değil; zîrâ hedefe ulaşan yolda her şey mubahtır! Her büyük amacın bir bedeli ve riski vardır; getirdikleri götürdüklerinden her zaman daha fazladır!
Hedefledikleri amaç, ülkemiz için takdir ve idealize ettikleri hayat ve gelecek tasavvuru nedir? Tek kelimeyle 1930’lar, 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerdeki darbeler Türkiye’si! Türkiye’yi oraya hapsetmek, fânus içinde tutmak ve oradaki ideal toplum ve devlet hayâtını yaşamaya mahkûm etmek! Gerekirse ebediyyen yerimizde sayalım; ‘az olsun benim olsun’ veya ‘ya sev ya terket!’ felsefesiyle hayâtımızı sürdürelim; gerisi teferruat!
Elbette ki bu hayâtın ve düzenin müessisleri, muktedirleri, imtiyazlıları, buyurganları, ebedî sâhipleri ve en müreffehleri de onlar olacaklar(!). Kendilerine ideal, mâkûl ve şirin gelen bir hayâtı sürdürmek adına ülkeyi geri götürmek; ama bu arada kendi çıkarlarını, mevkilerini ve statükolarını korumanın ve kendi hayat tarzlarını yaşamaya başkalarını da mecbur tutmanın târifsiz keyfini sürmek(!).
Ülkeye ve millete bundan daha büyük bir ihânet olur mu?
DARBELER DÖNEMİ NASIL KAPANIR?
Şu halde çâre ve çözüm nedir? Türkiye bu fâsid dâireden nasıl kurtulacak? Kurulduğundan beri nüksedip duran ve kendisini durmadan geriye götüren darbe döngüsünden ve tezgâhlarından nasıl halâs olacak? Demokrasi, hukûkun üstünlüğü, özgürlükler, insânî gelişmişlik ve kalkınmışlık çıtasını nasıl yükseltecek ve evrensel standartları nasıl yakalayacak?
a) Milletimiz askerin kışlada kalmasını istiyor; siyâsete bulaşmasını, politize olmasını katiyetle arzu etmiyor. Kendisine ve temsilcilerine güvenmeyen, hattâ onları hasım gören, tehdit eden, korku salan ve mânevî değerlerini hakir görüp saygısızlık eden bir asker tipini tasvip etmiyor. “Benim vergimle alınıp kendisine emânet edilen üniformayı, topu ve tüfeği bana ve kutsal değerlerime karşı hiçbir ordu mensubu kullanamaz; eğer kullanırsa ihânet kabûl ederim!” diyor.
b) Ordunun elini siyâsetten behemehâl ve kesin olarak çekmesi hem kendisi hem de ülkemizin selâmeti açısından hayâtiyet arzetmektedir. Askerî terminoloji ve jargon ile ifâde edecek olursak, demokrasiyi zaafa uğratıp baltalamayı ve askıya almayı hedefleyen her “yıkıcı odak/girişim”; ülkemizin saadet, selâmet ve geleceğine mâtuf en büyük iç tehditlerdendir.
c) Türkiye’de askerin darbe yapmasının artık ‘ihtimal dışı’ veya ‘en beklenmedik’ senaryo olduğunu kabûl etsek bile, maalesef bâzı asker-bürokrat kesimi, basın-yayın organları, aydın-yazar takımı, siyâsî partiler ve onların tabanları açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ülkemizde hâlâ bir kısım insanlar, “21. yüzyılda ve demokrasi çağında bile olsak ‘gerektiğinde’ darbe olabilir” diye düşünebiliyor. Darbecilerin en önemli güvencesi, dayanağı, “destekçi tabanı/muhibbi” ve azmettiricisi de onlara sıkıştıkça davetiye çıkartan, darbeci zihniyete sâhip bu “cuntasever” insanlar ve kesimlerdir.
d) Derin Devlet, Gladyo ve onlarla bağlantılı bütün cuntacı şebekelerin, illegal yapıların ve örgütlenmelerin tasfiye olması ve demokrasimiz üzerinde meydana getirdikleri bütün tehdit, cerahat ve tahrîbatların temizlenmesi hayâtî bir zarûrettir.
e) Darbe dönemlerinden kalma tüm düzenlemelere ve yapılara kısa vâdede tedricî olarak son verilmelidir. Öyle esaslı ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı ki, cuntalaşmayı ve darbeyi kimse aklının ucundan dahi geçirmeye cesâret edememeli!
f) 12 Eylül Darbesi’nin ürünü olan 12 Eylül 1980 Anayasası tamâmen lağvedilmelidir. Askerin görev ve sorumluluklarının sınırı ve tanımı yeniden tâyin edilmelidir.
g) Her şeyiyle sivil, yeni bir anayasa hazırlanmalıdır. Miâdını çoktan doldurmuş bir darbe anayasası ile Türkiye’nin askerî-bürokratik vesâyeti aşması, vatandaşlık hak ve hukûkunu tahkim etmesi, özgürlükleri genişletip insan haklarında iyileşmeye gitmesi ve hâsılı devlet, siyâset ve sivil hayatta demokrasinin tüm enstrümanlarını kayıtsız-şartsız hâkim ve âmil kılması imkânsızdır.
h) Ordu içerisinde darbeciliğe bir anlamda zemin hazırlayan, teşvik edip yeltendiren zihniyet, ideolojik eğitim, müfredat ve tüzükler değiştirilmelidir. Tüm gelişmiş ve demokratikleşmesini tamamlamış ülkelerde görüldüğü üzere hızla ideolojik ordudan profesyonel orduya geçilmelidir.
i) Ordu içindeki cuntacı ekipler, mevhum bir rejim/irticâ tehlikesine sığınıp siyâsete müdahale etme ve Cumhuriyeti koruma ve kollama hak ve itiyâdından uzaklaştırılmalı ve ordunun saygınlığına daha fazla zarar vermeden tasfiye edilmelidirler. Cumhuriyeti, devleti, rejimi, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruma görevinin sâdece ordunun değil tüm vatandaşların ve devlet organlarının asli vazîfesi olduğunu artık herkes, bilhassa da askerler benimsemelidir.
j) Bütün toplum kesimlerinin, siyâsî partilerin, medya organlarının ve sivil toplum kuruluşlarının sivil irâdeyi, demokrasi bilincini, kültürünü ve geleneğini güçlendirmeye ve yaygınlaştırmaya gönülden destek olup hizmet etmesi de ihmâl edilemez bir görev ve sorumluluktur.
k) Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları güçlendirilip güvence altına alınır, demokrasi kültürü, halk egemenliği/irâdesi ve hukuk devleti anlayışı daha fazla kök salar ise askerî vesâyetin kıskacından ve darbeler kısır döngüsünden kurtulan ülkemizin, geleceğin mutlu limanlarına daha sâlimen seyahat edeceği ve demir atacağı şüphesizdir. İşte o zaman Türkiye, başka bir ‘Yeni Türkiye’ olacaktır!
Son sözlerimiz şunlar olsun: Devletin, vatanın ve Cumhuriyetin asıl sâhibi, koruyucusu ve kollayıcısı millettir! Siyâsî hâkimiyet, halkın temsilcileri olan sivil otoritenindir; gölgelenip askıya alınamaz! Kimse halkın irâdesini çiğneyemez ve yok edemez!
Darbeden nasipsiz, saadet ve selâmet dolu günler dileğiyle…
İsmail Çolak(Ağustos 2016)
 
Anahtar Kelimeler:
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.